Bu şehrin çocukları
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Hamza Yıldız

Hamza Yıldız

Bu şehrin çocukları

03 Nisan 2018 - 13:38

  Bu şehrin çocukları; bir veya iki katlı, etrafı ahır ve samanlıklarla çevrili, arka tarafı bahçelere ayrılmış, üç kuşağın bir arada yaşadığı, ortası geniş avlulu bir evin, kendi ailelerine ayrılmış bir odasında gözlerini dünyaya açtılar.

  Bütün çocuklar odadan kovalanmış, evin koca anası, büyük gelini, doğumu meslek bellemiş yaşlı bir kadının imecesi ve annenin çığlıklarına karışan kendi çığlığıyla, acı ve hayat arasındaki çizgiyi tattılar ciğerlerinde. Amerikan bezine sarılı vücutları uzatıldığında terli ve yorgun annenin ilk meme sıcaklığına sokuldular bilinçsizce.

  Kalabalığın arasına karışan yeni bir boğazdılar. Tavana asılan bir salıncakta, onca iş ve çocuk gürültüleri arasında hatırlanan, hatırlandıkça ve sesini duyurabildikçe umursanan, altı sert amerikan bezinden ve idrardan pişmiş, anne sütüne hep aç, saldırgan, baba sevgisinden ve yorgunluğundan uzaklaştırılmış, abla kucağına terkedilmiş birer bebektiler.

  Sabah ezanında anne veya abla sırtına sarılarak düştüler, ağızlarında yalancı memeyle tarla yollarına. Armut veya ahlât ağacı gölgelerine asılan salıncaklarda zamanı büyümeye çevirdiler. Gölgeden güneşe geçtiğinde, sıcakta piştiklerinde bile kimseler duymadı çığlıklarını…

  Emeklemeye başladıklarında öğrendiler toprağın tadını. Ağızlarından akan tükürüğe karışan çamurdan, toprağa karışan idrarın ıslattığı altlarından rahatsız olmamayı öğrendiler. Onlar toprağın çocuklarıydılar.

  Ellerine tutuşturulan bir dilim kuru ekmeği geveleyerek ayaklandılar. Gerektiğinde karıncalarla paylaşarak. Kimse fark etmedi ateşlendiklerini,  hastalandıklarını… Hepsi Allah’tandı belki ama hayatın kendisiyle aracısız, yüz yüze kaldılar. Yaşamak ve yaşamamak arasındaki fark kardeş sayıları ve kendi dirençleriydi. Yokluğun, yoksulluğun içinde var olmak kader çizgileriydi. Dirençli olanlar hayatın akışına savruldular, direnci kırılanlar mezar taşsız toprakla erken buluşup unutuldular.

  Emeklemeye başladıklarında yanan parmak uçlarında, bedenlerinde öğrendiler ateşin yakıcılığını, dengesiz düşüşlerinde tattılar acının uyarıcılığını... Çıplak ayaklarla toprağa basmanın, soğuktan ve sıcaktan kavrulmanın direnci yerleşti gözlerine… Gözleri hep cam gibi parlak ve deliciydi.

  Çamaşır günlerinde, mevsim yazsa derede, kışsa sırayla ya suyun altında haşlanarak, ya da suyun soğukluğunda titreyerek, aynı leğen içinde, yeşil zeytinyağlı sabunun gözlerine kaçan acısıyla ve kıçlarına anne tokadı yiyerek yaptılar banyolarını ve o sebeple sevemediler yıkanmayı… Sıfır veya üç numara makineyle traşlanmış kafaları veya kirden yağlı, yapışık, karmakarışık saçları vardı. Bol yamalı muhakkak büyük kardeşten kalma rengini yitirmiş gömlekleri, yırtılmış lastik ayakkabıları içinde geniş avludaki tavukları kovalayarak, inek peşinde dağ bayır dolaşarak, öküz arabasının üzerinde öğrendiler oyun oynamayı. Harmanlarda düven üzerinde dönme ayrıcalığının tadını, yıllar sonra kullandıkları otomobilden bile alamadılar. Yemeklere, ayrana karışan saman kırıntıları bile kesemedi lezzet alma ayrıcalıklarını…

  Bu şehrin çocukları; farklı gezegenlerin, farkına varılmayan küçük ışıltılarıydılar önceleri… Ve yıldızlar kadar kalabalıktılar kendi yalnızlıklarında.

  Ayrı kurulan yer sofralarının kendilerine ayrılan bölümünde, çocukça gürültüler arasında, karın doyurma mecburiyeti geliştirdi iştahlarını… Ve daima açlık duyularak kalkılan sofraların eksik tadıydı unutamadıkları… Zeytinyağı şişesinin içinde sallanan, ucuna bez bağlı çubuktan esmer bir ekmek dilimine sürülen, üzerine toz biber ekilen zeytinyağı farkıydı… Çok nadir ulaşabildikleri kışları ekmeğe katık ettikleri ceviz veya ekmeği banarak yedikleri pekmez tadı… Çokça armut, elma kakları, kızılcık kurularıydı ceplerinde bulunan…

  Meyve diye bildikleri baharın sonlarında taze bubuya olunan erik tatlarının ekşimsi burukluğuydu… Olgunlaşmamış orak elmalarının hafif acımtırak tatları… Bu şehrin çocuklarının toprağında meyveler olgunluğa ulaşamadan tükenirdi. Armutlar çok olduğundan kalırdı dallarda güneşin sıcaklığıyla baş başa… Onlar da daha iri olmadan irileri koparılır, yassı bir taşa sürtülerek öğütülür ve posası yenirdi. Olgunlaşınca ağaçlara tırmanılır en irileri toplanır, ağacın üzerinde yenilir, doyunca kalanları gömleğin içinde toplanırdı. Onlarda eve gidinceye kadar biterdi. Sonrası karın ağrılarıyla başlayan ve çalı diplerinde bastırılan ve hiç şikâyet edilmeyen ishallerdi…

  Bu şehrin çocukları, olgunlaşmamış meyve tatlarıyla açlıklarını bastırarak tat yaratan hayatın mucizevî gerçekleriydi. Bu yüzden meyvelere tutkuları hiç kaybolmadı. Ve evlerinin arka bahçelerini meyve fidanlarıyla donattılar. Bu yüzden bu şehrin evlerinin arka bahçeleri cennet köşelerine çevrilmiştir.

  Bu şehrin çocukları; yaşadıklarını unutmayan, yaşadıklarından dersler çıkaran ve bu dersleri hayata geçiren yeni neslin belki kırık, belki yılgın ama doğru ve onurlu ilk temsilcileri oldular.

   Bu şehrin çocukları; korkunun, yokluğun, yoksulluğun üzerine basa basa hayatın zorluklarında varolmayı ve geleceğe uzanmayı alın terleriyle başardılar. Onların hikayeleri kendi hikayeleri, kadar Çan’ın hikayesidir.

Son Yazılar