Reklam
Hamza Yıldız

Hamza Yıldız


Ama Aşk Var

03 Nisan 2018 - 13:38

Akıp giden hayatın çok küçük bir zaman diliminde durup geriye doğru bakıyorum… Ne olduğuma, nerden geldiğime… İçimde hep eksikliğini hissedip durduğum o hınzır boşluk.. O boşluğun içinde, artık durgunlaşan neredeyse durağanlaşan bir iç çekişin incecik sızısı… Artık şaşırmayan bir beynin, dalgalara karşı limanlarına çekilmiş yüreğim. Alışkanlıkların güvenli kuşatmalarına teslim olmaya neredeyse hazır olduğum o gece… Hayatım bir film şeridi gibi akıp gidiyor gözlerimin içinden. İnsanlar ve mekanlar… Değişerek, kartopu gibi yuvarlanarak, birbirine karışarak uzaklardan, çok uzaklardan gelip karşımda duruyor… Öylece bakışıyoruz ama gözlerle değil vicdanlarımızla… Ne kadar göz varsa o kadar mekan ve o mekanların sadece kapıları var. Ardına kadar açılmış kapıları… Gözlerin içinde de, kapıların ardında da uzayıp giden, derinleşen bir boşluk.. Ayağa kalkıyorum. Kapılara ve gözlere veda edip yönümü geleceğe çeviriyorum. Tam adım atmaya niyetlenirken; “ Hey beni doldurmadan yola çıkma.” diyor çok tanıdık ama isimlendiremediğim bir ses. “Ne alayım?” diyorum. “Hiçbir şey yok.” Aynı ses sanki dua eder gibi fısıldıyor “Ama aşk var.” O anda uyanıyorum.
“Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığınız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Allah dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına demek ki sen de korku ve utanç içerisindesin. Yok eğer, Tanrı dendi mi evvela aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.”
Kalkıp bir yudum su içtim. Kaçan uykunun hoşnutsuzluğuyla perdeyi araladım. Dolunay ışığında kar doldurmuştu görebildiğim her yanı. Not defterimi karıştırmaya başladım. Okuduğum kitaplardan aldığım notlar, şiir karalamaları… Ve yukarıdaki o paragraf çıkıyor sayfaların arasından. Altında malum o not; Tebriz’i Şems ve kırk kuralın birincisi yazıyor. Hepsi bu kadar. Diğerleri yok. İçimdeki o çocuk merakı habire dürtüyor. Ve o ses, “Ama aşk var” Gecenin bu saatinde kalkıp ne bilgisayarı açabilirim ne de Mesnevi’yi okuyabilirim. Işığı kapatıyorum. “ Sende ne varsa o kadarsın.” Sonrası perdelerini ışığa kapatan uykunun HUZURLU NEFESİ.
Sabah aynı sabah. Üzerimde yorgun uyanmanın tatsızlığı… Kahvaltının arkasına eklediğim bir demli çay bile beynimin kilitlerini açmıyor. Yüreğimde yeni bir güne dair tek bir heyecan kıpırtısı bile yok. Kış mevsiminin kasvetli ve kısacık, soğuk günlerinden mi? Çoraklaşan gönlümde hala bahar esintilerinden bir emare olmaması mı? Alışkanlıklar her sabah olduğu gibi yine bilgisayar başına sürüklüyor beni. Şems yazıp tıklıyorum. Yüzlerce başlık sıralanıyor. Tarayarak aşağılara iniyorum. Ta ki “Gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı” başlığını bulana kadar. Ve o başlığın ardı sıra erkana yöneliyor ilgim.
“ikinci kural: Hak Yolu’nda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil.”
Aşk elbette aklı aşar. Hatta aklı darmadağın eder. Huzur değil, tedirginliktir. Mutluluk değil acı, vuslat değil hasrettir. Bütün mana ve değerlerin yeniden anlamlanmasıdır ask. Anın alt üst olup yeniden hayatı şekillendirmesidir.
Yürürken bir parkın içinden geçiyorum.Gece boyu yağan karın eğdiği ağaç dallarının tabloyu andıran manzarasının arasında koşuyor bir çocuk.. Ardından yaşlıca bir adam, nefes nefese kalıyor çocuğa yetişmek için. Çocuk düşüyor karların içinde yuvarlanıyor .. Adam çocuğu kaldırmak istedikçe çocuk adeta karlara bulanıyor. Tutup kucaklıyor çocuğu. Üstünü başını temizlemeye çalışıyor. Gülüyor Çocuk, adamın tedirgin bakışlarına inat. Eldivenlerindeki karları sürüyor adamın yüzüne. Kurtulup tekrar koşmaya başlıyor. Peşinde yaşlı adam. İçinde çok uzun yıllar öncede kalan açıklamasız coşkular. O ses kendiliğinden dökülüveriyor dudaklarımdan. “ Ama aşk var.”
“3. Kural: Kur’an 4 seviyede okunabilir. İlk seviye zahiri manâdır. Sonraki batili manâ. 3. Batilinin batinisidir. 4. Seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayetsiz kalır tarif etmeye.”
Sadece olanı görmek, görüldüğü kadarını anlamak. Çıplak, olduğu gibi… Kabuğunda gezinmek tohumun. Kabuğun içindeki özden bihaber. O öze yüklenen ve “Ol” emrine ve zaman gelince var olan candan çok uzak.. Maddenin rahatlığına mahkum kalmak. Bu mahkumiyetten sorumsuzluk boş vermişliği çıkararak zamanın peşinden savrulmak.
Önce güneşin sıcaklığında irileşiyor, olgunlaşıyor meyve. Kurt, kuş nasipleniyor. Yere dökülenler çürüyor. Çekirdeği kalıyor geriye. Sonra sararan yapraklar düşüyor üzerine, yağmurlar yağıyor. Yavaş yavaş örtülüyor üzeri. Kefen oluyor kar. Ölüm bu olsa gerek. Kabuk ta çürüyor. Öz, toprak ısındıkça şişiyor . Ve baharın sıcaklığınca can bulup çıkıyor toprağın üzerine. Taptaze bir filiz uzanıyor gökyüzüne. Yeni bir fidan, yeni tohumlar bırakmak üzere büyümeye başlıyor. Kuru bir tohumdan can çıkaran, sürekliliğin içinde taze bir hayat bırakan üzerine aşkı ve şükrü koyan Yüce Yaradan’ı mana üzerine anlamak.
Kelimenin üzerine manayı, mananın üzerine şükrü, şükrün üzerine aşkı koyan insan; Yaradan’dan, aldığı hasletle Yaradan’a yürüyüşün, üzerine her zorlukta, meşakkat te aşka yürüme sabrında sadık kalabiliyorsa bu garip kul gezgin ve mağlup gönlündeki fırtınalarla  yorgun ama umutla yalvarırı her duasında…
“Ama aşk var…”
 


YORUMLAR

  • 0 Yorum