Ne Mutlu Turkum Diyene!
Çan Kazdağları Maden Kaplıcalar Termik Seramik

7 Eylül 2010

15 Mart 2010

1939 Türkiyenin ABD Boyunduruğuna Giriş Yılı (1)

ABD, (1939-1945) İkinci Dünya Savaşı'ndan galip çıktıktan sonra batı dünyasının yeni lideri olarak gösterilmeye başlanmış, Dünyanın büyük bir kısmı ABD ile iyi ilişkiler kurmak, dost olmak ve yardımına hak kazanmak, hür dünyaya katılarak, özgür ve uygar olabilme fırsatının kaçırılmaması gerektiğini düşünüyordu. Bu düşünce tarzı dünya ülkelerinde Amerika ve Amerikan yaşam tarzı salgınının moda şekliyle yayılmasını sağlamıştır. Oysa bu moda salgınının arkasındaki gerçek; Bu sistemin amaçları içinde azgelişmiş ülkelerin kendi geleceklerini belirleme, milli çıkarlarına ve bağımsızlıklarını korumalarına sahip çıkmak gibi kavramlar yoktu. Yeni oluşturulan bu ABD düzeni, milli devletleri yok etmek üzere geliştirilmişti.
Türkiye, ABD’nin emperyalist Yeni Dünya Düzeni'ne katılmada en istekli ülke oldu. Türkiye daha 20 yıl önce, emperyalizme karşı verdiği var oluş mücadelesi olan kurtuluş hareketinden zaferle çıkmış bir ülke olarak ABD’nin emperyalist yenidünya düzenine balıklama atlaması gerçek anlamda bir dram ve emperyalizme karşı var oluş mücadelesi vermiş olan soylu Türk Milletine karşı yapılan en büyük ihanettir. Bu durum ayrıca Kutlu Başbuğ Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün mirasının açıkça reddedilmesidir.

Türkiye 1939 yılında Üçlü İttifak Anlaşmasıyla Batı'ya bağlanma sürecini başlatmış ve 2. Dünya Savaşının bitmesiyle de bu süreç olağanüstü hız kazanmıştır.
Türkiye ile ABD arasında yapılan ilk ikili anlaşma, daha savaş bitmeden 23 Şubat 1945'te imzalanan anlaşmadır. Borç verme ve kiralamalarla ilgili olan bu anlaşma, TBMM'nde 4780 sayıyla yasalaşmıştır. Anlaşmanın temel özelliği; "Karşılıklı Yardım Anlaşması" olmasına karşın, bu anlaşma ABD’nin isteklerinin Türkiye tarafından koşulsuz kabul edilmesi ve Türkiye'yi ağır yükümlülükler altına sokması anlaşmasıdır. Anlaşmada, yer alan maddelerle Türkiye'nin değil, aksine ABD'nin "hakları" koruma altına alınmıştır. Anlaşmanın 2.maddesinde: "T.C. Hükümeti, sağlamakla görevli olduğu hizmetleri, kolaylıkları ya da bilgileri ABD'ne temin edecektir". Böyle bir maddenin bağımsız iki ülke arasında yapılan herhangi bir anlaşmada yer alması katiyetle mümkün değildir. T.C. Hükümeti, ABD'ne hizmet sunmakla görevli olacak ve bu görevin sınırı da belirli olmayacak. Böyle tek taraflı bir anlaşmayı kabul edenlere yazıklar olsun.
Türkiye ile Amerika arasında yapılan ikinci anlaşma, 27 Şubat 1946 tarih ve 4882 sayılı yasayla kabul edilen bir kredi anlaşmasıdır. Bu anlaşmanın özü, dünyanın değişik yerlerinde ABD'nin elinde kalan ve geri götürülmesi pahalı olan, eskimiş savaş artığı malzemeyi satın alması koşuluyla Türkiye'ye 10 milyon dolar borç verilmesidir. Bu anlaşma, Türkiye'yi her yönden Amerika’ya bağımlı hale getirecek anlaşmalar dizisinin öncülerindendi ve milli güvenliğe zarar veren ağır koşullar içeriyordu. ABD, bu anlaşmayla çok yönlü kazançlar elde etmiştir. Elindeki savaş artığı malzemeyi satmakta, Türkiye'yi bu malzemelere ait yedek parça bağımlısı haline getirmekte ve Türkiye'de faaliyet gösterecek personelinin giderlerini Türkiye'ye karşılatmıştır. ABD bu işler için hiçbir masraf yapmamıştır. ABD Türkiye'deki gücünü hızla arttırmış, toplumun her kesiminden kendisine bağlı insan yetiştirmiştir. Anlaşmanın imzalandığı 1947 yılında, İsmet İnönü Cumhurbaşkanıdır. O günlerde devlet hazinesinde 245 milyon dolarlık altın ve döviz stoğu vardır. Kurtuluş savaşının kazanılmasının ardından 25, Atatürk'ün ölümünden ise sadece 9 yıl geçmiştir.
12 Temmuz 1947 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti adına Hasan Saka ve ABD Hükümeti adına Edwin C.Wilson tarafından 8 maddeden oluşan Askeri Yardım Anlaşması "Karşılıklı Yardım Anlaşması"nın doğal uzantısı olarak imzalanmıştır.
İlgili anlaşma 8 maddeden ibarettir. 3.maddenin (2.)bendinde;
" Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti bu anlaşma için: yardım amacı, kaynağı, mahiyeti, genişliği, miktarı ve ilerlemesi hakkında ve ABD hakkında Türkiye de tam ve devamlı (lehinde) yayın yapacaktır".
Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı İsmet İnönü;
"Büyük Amerika Cumhuriyetinin; memleketimiz ve milletimiz hakkında beslemekte olduğu yakın dostluk duygularının yeni bir misalini teşkil eden bu sevinçli olayı her Türk'ün candan alkışlaması gerekir. 2.cihan savaşı sırasında ve savaşın fiilen sona ermesinden sonra, Milletimizin ispat ettiği yüksek meziyet ve ideallerinin dünya efkar-ı umumiyesi tarafından takdir edildiğini gösteren bu yardım Türkiye ye zaruri ve normal savaş malzemesinin bir kısmını temin etmek maksadıyla savaş sonunda Türkiye’nin düştüğü iktisadi güçlüklerde çok ferahlatıcı olacak ve Amerikan Hükümeti cihan barışının korunması uğruna çok büyük fedakarlık etmiştir” demiştir. İsmet İnönü’nün bu sözleriyle günümüzde de başbakan Recep Tayip Erdoğan’ın ABD ile ilgili sözleri arasında ne kadar da çok benzerlik var öyle değil mi?

Bu anlaşmanın en belirgin özelliği, önceki anlaşmalarda olduğu gibi, ABD'nin belirleyici olmasıydı. Anlaşmanın 2. maddesinde: "Türkiye Hükümeti yapılacak yardımı, tahsis edilmiş bulunan amaç doğrultusunda kullanabilecektir. Birleşik Devletler Başkanı tarafından atanan... misyon şefi ve temsilcilerinin görevlerini serbestçe yapabilmesi için, Türkiye Hükümeti her türlü tedbiri alacak, yardımın kullanılışı ve işleyişi hakkında istenecek olan her türlü bilgi ve gözlemi, her türlü kolaylık ve yardımı sağlayacaktır”.
Bu anlaşmanın ne anlama geldiğini, Türkiye 17 yıl sonra karşısına çıkan Kıbrıs bunalımında, Kıbrıslı Türkleri korumak için son çare olarak yapılması düşünülen askeri harekat, ABD tarafından, bu anlaşmanın 2. ve 4. maddeleri gerekçe gösterilerek önlenmesiyle ve ABD Başkanı Johnson’ın Başbakan olan İsmet İnönü'ye ünlü mektubunu göndermesiyle öğrenmiştir. ABD Başkanı Johnson Başbakan İsmet İnönü'ye yolladığı mektubunda şunları yazmıştı: "Bay Başkan, askeri yardım alanında Türkiye ve Birleşik Devletler arasın da yürürlükte olan iki taraflı anlaşmaya dikkatinizi çekmek isterim. Türkiye ile aramızda var olan, askeri yardımın veriliş hedeflerinden başka amaçlarla kullanılması için, Hükümetinizin Birleşik Devletlerin iznini alması gerekmektedir. Hükümetiniz bu koşulu tamamen anlamış olduğunu, çeşitli kereler, Birleşik Devletlere bildirmiştir. Var olan koşullar altında, Türkiye'nin Kıbrıs'a yapacağı bir müdahalede Amerika tarafından verilmiş olan askeri malzemenin kullanılmasına, Amerika Birleşik Devletlerinin izin vermeyeceğini, size bütün samimiyetimle ifade etmek isterim”.
ABD, Türkiye ile yaptığı ikili anlaşmalarda kendince eksik gördüğü konuları, Türk Hükümetine verdiği notalarla çözmüştür. Örneğin; "Askeri Kolaylıklar Anlaşması" nın imzalandığı gün, ABD bir nota vermiş ve bu nota Türk Hükümetince hemen kabul edilmiştir. Amerikan personeline, diğer NATO ülkelerinde olmayan ayrıcalıklar tanıyan bu nota, TBMM'nin gündemine bile getirilmemiştir. Notanın 2.maddesine göre, Türkiye'ye giren ve çıkan Amerikan askeri personelinin giriş ve çıkışlarını Türk Hükümeti kontrol edemeyecektir. O yıllarda Türkiye'de değişik yerlerde 30 binden fazla Amerikan askeri olduğu ve uygulamanın Türkiye'de iş yapacak olan Amerikalı müteahhit ve çalışanlarına kadar genişletildiği göz önüne alındığında, konunun önemi daha iyi anlaşılacaktır. Amerikalıların ülkelerine dönerken kullandıkları ev eşyalarını, gümrüksüz satabilmeleri bile bu anlaşmada yer almıştı. ABD -Türkiye ikili askeri anlaşması imzalandığından kısa süre sonra hemen Amerikalı Subay, astsubay ve erleri askeri üniformalarıyla Türk Silahlı Kuvvetleri karargah ve Birliklerine dağıldı.
Ordumuzdaki önemli direnişe rağmen Türk Hükümetleri desteklediği için ABD bütün isteklerini rahatça gerçekleştirmiştir. Türkiye’nin basiretsiz, liyakatsız siyasi hükümetleri tarafından düşürüldüğü durumun ihanetten başka hiçbir ifadesi bulunmamaktadır. Türkiye’yi bağımsızlıktan ABD’nin manda sistemine sokan bütün siyasi hükümetlere lanet olsun.
Bir sonraki yazımızda yarım kaldığımız yerden devam edeceğiz. Bizim kendimizi 1939 yılından itibaren yönetime gelen siyasi hükümetler sayesinde çoktan kaybettirildiğimizi görüyoruz. 1939 yılından günümüze 2010 yılına kadar geçen zaman diliminde siyasi hükümetleri incelediğinizde hangi siyasi partilerin hükümet olduklarını bir irdeleyin. Bakalım karşınıza hangileri çıkacak ve ayrıca da bu hükümet olan partilerin ABD ile ikili ilişkileriyle birlikte dışişleri nezdinde neler yaptıklarını hatırlamaya çalışın ve ABD’nin neden Türkiye’de ki siyasi partilerden MHP’yi neden sevmediğini, tehlikeli gördüğünü ve bununla birlikte MHP’nin neden tek başına iktidar olamadığını diğer iktidar olan partilerle bir irdeleyin. Bakalım ne gibi farklılıkları tespit edebileceksiniz.
Sağlıcakla kalın.








Lütfen tüm alanları doldurun. Girdiğiniz bilgiler kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.







Lütfen tüm alanları doldurun. E-mail adresiniz kesinlikle yayınlanmayacak, başka bir amaçla kullanılmayacaktır.

kemal | 26 Haziran 2010 23:08

Bu anlattığın olayla AKP yi nasıl birbirine bağladın bağlantıyıda gösterde bizde öğrenelim ?

yusuf | 24 Nisan 2010 18:46

ARAŞTIR SORUGULA GÜZEL DEĞİNMİŞSİN KONUYA.Başbuğları işviçre bankalarında paraları çıktı bir komutan olarak nerden kazandıysa o parayı bilmem.Bunlar insanları ikiye böldüler sağcılar solcular çatışması yarattılar kardeşleri birbirine düşürdüler ama mhp gibi geri kafalı zihniyetler hala bunu anlamadılar.Güzel kullandı o dönemde abd, milliyetçi geçinen başbuğu

ARAŞTIR-SORGULA | 18 Nisan 2010 23:58

Araştırmadan etmeden saçma sapan yazılar yazıosun ABD en çok MHP yi sevdi şimdilerde yeni moda AKP neyse ben araştırdım

Darbeci Başbuğ bakın neler yapmış
1944'te üsteğmen rütbesindeyken Nihal Atsız'la birlikte ""Irkçılık-Turancılık" davasından yargılandı ve 9 ay 10 gün Tophane Askerî Hapishanesinde kaldı. 1945 yılında Askeri Yargıtay kararıyla tahliye edildi ve 1947'de beraat etti.

Orduya tekrar döndü. 1955'de Harp Akademisi'ni (94.sınıf, Sıra No. 39) bitirdi. Daha sonra ABD'ye gönderildi ve burada Amerikan Harp Akademisi'ni ve piyade okulunu bitirdi. 1955-1957 yılları arasında Washington'da NATO Daimi Komitesi'nde Türk genelkurmayı temsil heyetinde görev yaptı. Aynı sırada uluslararası ekonomi eğitimi gördü. 1959'da Almanya'da Atom ve Nükleer Okulu'na gönderildi ve buradaki eğitiminden sonra albaylığa yükseldi ve Kara Kuvvetleri Komutanlığı NATO şube müdürü olarak atandı.

Başbuğunuz darbe bildirisini 27 Mayıs 1960 (Cuma) günü radyodan okuduktan sonra adı sıkça duyulmaya başlandı.
1975'ten sonra Milliyetçi Cephe adı verilen koalisyon hükümetlerinde başbakan yardımcılığı görevinde bulundu. Bu dönemde sağ ve sol çatışması arttı. Yetkililerin elinde Hareket Partisi'nin şiddetin esas kaynağı olduğuna dair kanıtlar vardı ve Cumhuriyet Savcısı kapsamlı bir soruşturma yapmak istiyordu. Ancak hükümet buna izin veremezdi. Çünkü bu rolün açığa çıkarılması koalisyonun dağılması anlamına geliyordu ve Demirel bunu düşünmek bile istemiyordu.( demirel kaçıncı dereceden masondu?)
Bu ülkenin binlerce çocuğunu katleden bizim ve bundan sonra gelicek nesillerin geleceğine ipotek koyan devletçilik ve halkçılık ilkesini rafa kaldırıp liboş ve laik geçinen tüm siyasetçiler bugün kendi cepleri dolsun adına yediler bitirdiler ülkeyi sistem daha çok satandan daha çok yalancı ve düzenbazdan yana
yani tek yol devrim
yaşasın devrim ve sosyalizm...

tu-kiu | 10 Nisan 2010 22:54

tarih okumadan burada yorum yapan dalai lama...sana diyorum ;önce cemal kutay'ın kitaplarına bak bi zahmet,ondan sonra yazara hakaret et..zaten okumuş olsaydın,şu an fikret bey'i tebrik ediyor olacaktın..

Kısayolkale | 9 Nisan 2010 10:58

Farklı bir yazı olmuş Fikret abi sanırım bir açıklama yapacaktır ...Fikret abi geleneklerine bağlı kulture saygılı biridir ama gerçekten farklı bir yazı olmuş :S

Tüm Yorumlar (8)

Yazarın Önceki Yazıları

Biga Prefabrik